​Web sitesi yüksek çözünürlüğü nedeniyle telefonlara uyumlu değildir; daha iyi bir sonuç için lütfen bilgisayarınızda kullanınız!

 Timeline

Erzurumlu İbrahim Hakkı

1703 - 1780

Meşhur Ma’rifetname adlı esriyle temeyyüz eden 18.yüzyılın önde gelen âlim ve sûfisi

Açıklama :

Y. Emre Çil. "Erzurumlu İbrahim Hakkı". İslam Düşünce Atlası. https://www.islamdusunceatlasi.org
  • Çelebioğlu, Amil. Erzurumlu İbrahim Hakkı. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1988.
  • Altıntaş, Hayrani. Erzurumlu İbrahim Hakkı. Ankara: Millî Eğitim Bakanlığı, 1992.
  • İbrahimhakkıoğlu, Mesih. Erzurumlu İbrahim Hakkı. İstanbul: Tatlıdil Matbaası, 1973.
  • Revnakoğlu, Cemâleddin Server. Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Ma’rifetnâmesi. Haz. İsmail Dervişoğlu-Hasan Sevil. İstanbul: İlk Harf Yayınevi, 2011.
  • Bütün Yönleriyle İbrahim Hakkı Hazretleri Sempozyumu (16-18 Kasım 2011 bildirileri). Ed. Cengiz Gündoğdu. Erzurum: Atatürk Üniversitesi yayınları, 2011.

İsim

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Tam isim

İbrahim Hakkı Erzurûmî

Kısa Tanıtım

Meşhur Ma’rifetname adlı esriyle temeyyüz eden 18.yüzyılın önde gelen âlim ve sûfisi.

Doğum Tarihi, Doğum Yeri, Ölüm Tarihi, Ölüm Yeri

d. Erzurum(Hasankale), 1115/1703

ö. Siirt(Tillo), 1194/1780

Hocaları

İsmail Fakirullah

Hâzık Mehmed Efendi

Sarı Gümrükçü Derviş

Ekol Mensubiyeti

Nakşibendilik veya Kadirilik

Nakşibendi olma ihtimali daha kuvvetlidir.

Etkilendiği İsim ve Ekoller

Gazali

İbn Sina

İbn Arabi

Kâtib Çelebi

Hayatı

Erzurum’un Hasankale ilçesinde doğan İbrahim Hakkı ilmî birikimi olan bir ailede yetişti. Zira babası Osman Efendi iyi bir eğitim görmüş, annesi Şerife Hanife Hanım ise Hz Peygamber’in soyundan gelir. İbrahim Hakkı’nın, hocası ve ruhi hayatında çok önemli izler bırakan İsmail Fakirullah ile tanışması da babası sayesindedir. Henüz dokuz yaşındayken babasının istemesi üzerine amcasıyla birlikte Tillo’ya gitti. Burada gördüğü İsmail Fakirullah’a intisâb ederek tasavvuf yoluna girdi. Babasının vefatından sonra Erzurum’a döndü. Burada Arapça ve Farsça olmak üzere Hâzık Mehmet Efendi’den ders gördü. İbrahim Hakkı, sultan I. Mahmud’un saygınlığını, ilgi ve takdirini kazandı.. Bu sayede saray kütüphanesinde çalışmasına izin verildi. İbrahim Hakkı’nın ilmi serüveni açısından burada geçirdiği dönem önemlidir. Zira astronomi başta olmak üzere farklı disiplinlerle tanışması, eserlerine yoğunlaşması bu dönemde daha fazladır. İbrahim Hakkı’nın eserleri, o hayatta iken yaygınlık kazanmış, ilgiyle karşılanmış ve kendisinden bazı eserlerini göndermesi rica edilmiştir. Eserlerinde kullandığı dilin sade olması ve astronomi, tıp, felsefe, psikoloji, ahlak alanlarında da birikime sahip olması bu dönemde kendisini ıralayan özelliklerdir. Fakat İbrahim Hakkı’yı asıl ıralayan şey tasavvuftaki geniş bilgisi ve bu bilgileri anlaşılır bir şekilde takdim etmesidir. Aynı zamanda İsmail Fakirullah’ın kızı olan eşinin ve yine şeyhinin oğlu olan Hamza Ganiyyulah’ın vefatları İbrahim Hakkı’ya derinden tesir etmiştir. İbrahim Hakkı’da 1194/1780 yılında vefat etti. Hayata iken yazmış olduğu vasiyetinde kendisinin şeyhinin türbesine gömülmemesini zira buranın çocuklarının hakkı olduğunu belirtmesine rağmen İsmail Fakirullah’ın oğlu Mustafa Fâni bunun bir fedakârlık olduğunu telakki ederek kendisinin isteği üzerine şeyhinin türbesine defnedilmiştir.

 

Öğretisi

İbrahim Hakkı’nın düşünce sistemi, kendisinden önce olan ilmi birikim ve kendi döneminde edindiği yeni bilgilerin mezcedilmesi ve bunların salt bilgi edinme değil aksine bu bilgilerin hakikat arayışında ifade ettikleri değerleri belirleme üzerine temerküz ettiğini ifade edebiliriz.  Özellikle varlığı ve insanı ele aldığı konularda tevarüs ettiği önceki ilmî birikimin ve kendi döneminde varlığa dair yeni açıklamalarda bulunan farklı ilimlerin mezcini  görmek mümkündür.

İbrahim Hakkı’nın meşhur eseri “Ma’rifetname” kendisinin düşünce sistemini anlamada ve ele aldığı konular hakkında daha önce belirtilen düşüncelerden hangi yönlerden ayrıldığını belirlemede oldukça büyük bir önemi haizdir. Özellikle  İbrahim Hakkı’nın bu eserinde ve diğer eserlerinde tasavvufî kimliğinin etkisini görmek mümkündür.

İbrahim Hakkı insanı varlık ağacının meyvesi olarak görür. Çünkü insanda bir ağacın meyvesi gibi bütün şartların yerine gelmesinden sonra varlığa gelmiştir. Bunun sonucu olarak da İbrahim Hakkı, insanın varlığa geliş sürecine dair tahlillerde bulunur.  O insanın hakikatini ele alırken oldukça bütüncül bir şekilde yaklaşır. İnsanın biyolojik, fiziksel, psikolojik ve ahlak yönüne ilaveten irfanî perspektifi de dahil eder. Bu açıklamalarda ki gayesi de insanın hakikatine karşı farkındalık oluşturmaktır. Zira insanı anlamak için öncelikle biyolojik gerçekliğine dair tahlil ve analiz yapmak ve bütüncül bir bakış içerisinde insanın irfanî tekamülünün ifade edilmesi gerekir. Çünkü insanın yetkinleşmesi öncelikle kendisini maddi yönden bilmesi ve de bu maddi yönün ötesine geçmesini sağlayan ne gibi kuvvelere sahip olduğunun farkında olunması varlık ve insan anlayışı adına önem arz eder. Dolayısıyla İbrahim Hakkı’nın kendisinden önceki hakikat araştırması yapan felsefî ve tasavvufî geleneklere karşı yönelmesi bu gayretin bir sonucudur.

İbrahim Hakkı’ya göre de ruh soyut cevherdir ve ona göre ruh fiilleriyle bedenledir, ancak zatıyla bedenden ayrıdır. Çünkü ruh soyut bir cevherdir ve buy yönüyle bâkidir. Bedense her an değişmekte olup fânidir.

İbrahim Hakkı, evrenin ilk mertebesinin toprak olduğunu, son mertebesinin ise temiz nefis olduğunu ifade eder. “Madenlerin başlangıcını toprak ve suya sonu ise bitkiye, hayvanın da başlangıcı bitkiye sonu ise insana bitişiktir.” cümlelerinden anlaşılıyor ki hayatın ve canlılığın oluşumunu tekâmül süreciyle izâh etmektedir. Dolayısıyla kainatta cansızdan canlıya, basitten bileşik ve daha karmaşık bir yapıya doğru bir seyrin olduğu söylenebilir.

İbrahim Hakkı’da fizikî dünyanın bilinmesinde duyu ve akıl gücünü kabul etse de bu iki gücün yetersizliğini belirterek aşkı bu bu iki güçten üstün tutar. Dolayısıyla felsefe ve kelam geleneklerinden bu yönüyle ayrılır. O da kendisinden önceki sûfiler gibi ilham yoluyla edinilen bilgiyi diğer bilgi edinme yollarından daha üstün görür. Ona göre sûfilerin ifade ettikleri görüşler şerîatle uygundur. Bu bağlamda İbn Arabî’nin belirttiği düşüncelerin asla uygun olduğunu sıkıntının ise okuyucunun yetersizliğine bağlar.

Kendisinden önceki sûfiler gibi İbrahim Hakkı’da hayatın en yüce gayesinin marifetullah olduğunu, marifetullahın bilinmesi içinde insanın kendisini bilmesi, bunun içinde alemi bilmesi gerektiğini vurgular. Diğer bir ifadeyle İbrahim Hakkı’da da küçük alem ve büyük alem ayrışması görülür. Çünkü bu iki alemin müşâhadesi sayesinde Tanrı’nın fiillerine karşı farkındalık oluşacaktır. Diğer bir ifadeyle Tanrı’nın fiil ve sıfatları bu iki alemden hareketle bilinebilir. Dolaysıyla Tanrı’nın her iki aleme de vaz ettiği kanunlara riayet sayesinde insan irfan ehline dahil olabilir.

Tasavvuf ekollerinde, Tanrı hakkında hakiki bilginin Tanrı’yı en iyi bilen kimsede tecelli ettiği kabulü vardır. Bu bağlamda tasavvuf ilminde marifet kanalı bizzât Hz. Peygamberin kendisidir. Bundan dolayı da hakikatin Hz. Peygamber’de ikmal olduğu tasavvuf ilminde önemli bir yer tutar. Bu gerçekten ötürü hakikat peşinde koşan insanın bunu gerçekleştirebilmesinin yolu Abdulkerim el-Cîlî’nin ifadesiye mutlak manada “İnsan-ı Kâmil” olan Hz.Peygamer’e ittibâ etmesidir. Bundan dolayı  Hz.Peygamber, İnsanın ve varlığın anlamlandırılmasında sünnî tasavvuf ekollerinde yegâne otoritedir. Özellikle pratik tasavvufun bir yansıması olan tarîkatler de geçerli olan bir takım ritüellerin belli bir silsile içinde Hz. Peygambere dayandırılması bu bağlamda oldukça anlamlıdır. İbrahim Hakkı’da bu düşüncenin tezahürü olarak en yüce gayeye ulaşılmasının yolunu Kur’ân ve sünnetle amel etmek olarak ifade eder. Ayrıca Hz. Peygamber’e ittibânın gerekliliğine dair ayet ve hadisleri belirttikten sonra 116 beyitlik manzumesinde Ehl-i sünnet akâidini özetlemiştir. 

İbrahim Hakkı, Âlem hakkında bir takım ayetler ışığında kozmolojik deliller sıralayarak Âlem’in yaratılmış olduğunu selim aklın bunun doğruluğuna şahit olduğunu, irfan ehlinin ise O yüce yaratıcının icât ve yaratma sırlarını zâhir ve bâtın aleminde güneşli günden daha aydın ve açık olarak müşâhade ettiğini belirtmiştir.

İbrahim Hakkı, cevher, araz, hal, mahal, madde, suret, cism-i tabii gibi varlıkla ilgili önemli kavramları ele almış ve bunları kendisinden önceki düşünce gelenekleri etrafında açıklama girişiminde bulunmuştur. Fakat İbrahim Hakkı’da temeyyüz eden önemli vasıflardan biri ele aldığı kavramları izâh ederken din diline daha yakın ifadeler kullanmasıdır. 

Farabi’nin ortaya koyduğu sudur teorisini izâh eden İbrahim Hakkı, meşşai gelenekten farklı olarak varlığın zuhur sürecinde akl-ı evvelin Tanrı’dan sudur ettiğini değil, küllî aklın Tanrı tarafından icât edildiğini belirterek İlk İslam filozofu olan Kindi ve İhvan-safa anlayışına benzer ifadeler kullanmıştır. Ayrıca o mebde ve mead üzerinde de durarak dört unsurdan ve bunların birbirlerine olan konumları hakkında açıklamalarda bulunur. Mebde ve meâdı şu cümleleriyle ifade etmiştir: “ İşte ilâhi nur sonsuz feyiz, ehadiyet mertebesinden akıllar üzerine, onlardan nefislere, nefislerden feleklere, feleklerden tabiatlara, tabiatlardan unsurlara ve toprağa iner ve feyiz bereket olur ki buna mebde derler veya iniş ( nuzül) kavsi derler. Sonra topraktan madene, madenden bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan insana, insandan kamil insana yükselir ve kamil insandan Allah’a erişir. Her şey aslına ruc’û eder anlayışına uygun olarak o nur aslına döner. Bu geri dönüşe mead veya yükseliş (uruc) kavsi derler.”

 

Öne Çıkan Eserleri

  • Divan. (Telif; 1168/1755) Erzurumlu, İbrahim Hakkı. Divan. Haz. Numan Külekçi-Turgut Karabey. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları, 1997.
  • Ma’rifetnâme. (Telif; 1170/1757 tarihinde tamamlanmıştır) Erzurumlu, İbrahim Hakkı. Ma’rifetname. Tetkik ve Takdim. Ahmet Davutoğlu. Sadeleştiren. Durali yılmaz-Hüsnü Kılıç. İstanbul: Devran Yayıncılık, 1991.
  • Mecmûatü’l-irfâniyye. (Telif; 1174/1761).
  • Mecmûatü’l-insâniyye. (Telif).
  • Mecmûatü’l-meâni. (Telif; 1178/1765).