​Web sitesi yüksek çözünürlüğü nedeniyle telefonlara uyumlu değildir; daha iyi bir sonuç için lütfen bilgisayarınızda kullanınız!

 Timeline

Fahreddin er-Râzî

1150 - 1210

Çok yönlü kişiliğiyle tanınan Eş'arî âlimi

Açıklama :

Eşref Altaş. "Fahreddin er-Râzî". İslam Düşünce Atlası. https://www.islamdusunceatlasi.org

  • Eşref Altaş. Fahreddin er-Râzî’nin İbn Sînâ Yorumu ve Eleştirisi. İstanbul: İz Yayıncılık, 2009.
  • Tahsin Görgün. “Tarih ve Toplum Araştırmalarında Bir Yöntem Kaynağı Olarak Klasik Metafizik: Fahreddin er-Râzî Ekolü ve İbn Haldûn”. İslâm Araştırmaları Dergisi 17 (2007): 49-78.
  • Muammer İskenderoğlu. Fakhr al-Dîn al-Râzî and Thomas Aquinas on the Question of the Eternety of the World. Leiden-Boston-Köln: Brill, 2002.
  • Hayri Kaplan. “Baha Veled, Şems ve Mevlânâ’nın Râzî’ye Yönelik Eleştirileri ve Râzî’nin Sûfilere/Tasavvufa Bakışı”. Tasavvuf VI.14 (2005): 285-330.
  • Adi Setia. “The Theologico-Scientific Research Program of the Mutakallimûn:  Intellectual Historical Context and Contemporary Concerns with Special Reference to Fakhr al-Dîn al-Râzî”. Islam & Science III.2 (2005): 127-151.
  • Ayman Shihadeh. The Teleological Ethics of Fakhr al-Dîn al-Râzî. Leiden-Boston: Brill, 2006.
  • Ömer Türker (ed.) İslâm Düşüncesinin Dönüşüm Çağında Fahreddin er-Râzî. Ömer Türker - Osman Demir (ed.) İstanbul: İSAM Yayınları, 2013.
  • Muhammed Salih Zerkân. Fahruddin er-Râzî ve Arâuhu'l-kelâmiyye ve’l-felsefiyye. Kâhire: Dâru’l-Fikr, 1383/1963. 

İsim

Fahreddin er-Râzî

Tam İsim

Ebu Abdillâh (Ebü’l-Fazl) Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn er-Râzî et-Taberistânî

Doğum Tarihi, Doğum Yeri, Ölüm Tarihi, Ölüm Yeri

d. 544/1150, Rey

ö. 606/1210, Herat

Hocaları

Ziyâeddin Ömer

Kemâleddin es-Simnânî

Mecdüddin el-Cîlî

Ebû Muhyiddin

Öğrencileri

Kutbuddin es-Sülemî el-Mısrî

Şemseddin el-Hoyi

Zeynüddin el-Keşşî

Şehâbuddin en-Nisâburî

Şemseddin el-Hüsrevşâhî

Muhammed b. Rıdvan

Reşîdüddin el-Ebîverdî

el-Leysî

Abdülcebbâr b. Muhsin el-Cîlî

İbn Şeref-şâh b. Ebi’l-Meâlî

Ebu Bekir b. İbrahim Ebu Bekir el-Isfahani

Şerefüddin ibn ‘Uneyn

Ebu Ya’la el-Herevî

Ebû Tâlib el-Mervezî

Tacüddin ez-Zevzenî

Ekol Mensubiyeti

Kelamcı, Eş‘arî

Etkilendiği İsim ve Ekoller

Ebü’l-Hasen el-Eş‘arî

Cüveynî

Ebü’l-Hüseyin el-Basrî

İbn Sînâ

Zemahşerî

Gazzâlî

Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî

Etkilediği İsim ve Ekoller

Müteahhirin Eş‘arîlik, Nasırüddin et-Tûsî, Esîrüddin el-Ebherî, Necmeddin el-Kâtibî, Sirâceddin el-Urmevî, Kâdî Beyzâvî, Adudiddin el-Îcî, Kutbüddîn er-Râzî et-Tahtânî, Muhammed b. Mübarekşah el-Buhârî, Saduddin et-Taftazânî, Cürcânî, İbn Haldûn, Tâceddin el-Urmevî, İbnü’t-Tilimsânî, Karâfî, Şemseddin el-Isfahânî, Safiyyüddin el-Hindî, Âlûsî.

Hayatı

Fahreddin er-Râzî, 25 Ramazan 544 (25 Ocak 1150) yılında Rey’de Eş‘arî âlimlerinden Ziyaeddin Ömer’in oğlu olarak doğdu. Cüveynî’nin öğrencileri olan Şafiî ve Eş‘ârî hocalardan Rey, Nişabur, Meraga gibi Irak Selçuklularının hüküm sürdüğü şehirlerde dinî ilimleri tahsil etti. İslam dünyasına intikal eden felsefî-bilimsel birikimi ve İbn Sînâ felsefesini zamanının üstadı Mecdüddin el-Cilî’den (ö. 584/1188) öğrendi. Meraga, Kazvin, Merv, Serahs, Nişabur, Herat gibi birçok doğu İslam beldelerinde öğrenciler yetiştirdi, dersler ve vaazlar verdi. Harezm ve Mâverâünnehir bölgelerine yolculuklar yaptı. Harzemşah Sultanı Alâeddin Tekiş ile irtibat kurdu. Daha sonra Gurlu emîr Bahâüddin Sâm’ın himâyesinde Bâmiyân’da, Sultan Gıyâseddin Muhammed’in himâyesinde Herât’ta ikâmet etti. Sultan Şihâbuddin ile birlikte Hint beldelerine yapılan seferlere katıldı. Son birkaç yılını Harzemşah Sultanı Alâeddin Muhammed’in himâyesinde Harizm ülkesinde Gürgenç’te ve Herat’ta geçiren Râzî, 1 Şevval 606/29 Mart 1210 Pazartesi Herat’ta vefat etti.

 

Öğretisi

Râzî, özel olarak Eş‘arîliğin ve genel olarak İslam düşüncesinin belirleyicisi olan düşünürlerinden biridir. Onun düşüncesi temel olarak Eş‘arî geleneği içerisinde tanımlanabilir. Bununla birlikte hem Eş‘arî düşünceye hem İbn Sînâ felsefesine yönelttiği eleştiriler büyük önem arz eder. Bu nedenle Râzî geç dönem muhakkikler döneminin başında yer alırken diğer taraftan da bütün sistemli fikirlere yönelttiği eleştirilerle de eleştiri geleneğinin önderi sayılır.

 

İlmî İlişkileri ve Tartışmaları

Râzî’nin düşüncesini yönlendiren etkilerin onun ilmî tartışmalarının büyük bir etkisi vardır. Râzî çağında yaşayan tümel perspektife sahip ekollerin hepsiyle tartışmalara girdi. Bu çerçevede Râzî mensup olduğu Eş‘arî ve Şâfiî mezhepleri dışında çağındaki diğer mezheplerin takipçileriyle münazaralarda bulundu. Buhara ve Sermerkand’da Nureddin es-Sâbûnî gibi Mâtürîdî-Hanefî âlimlerle, Harizm’de Zemahşerî’nin Mu‘tezilî-Hanefî öğrencileriyle tartışmalarda bulundu. Bu tartışmalarından bazılarını el-Münâzârât adlı eserinde anlattı. Râzî çağında Afganistan bölgesinde yaygın bir mezhep olan ve insanbiçimci bir tanrı anlayışını benimseyen Kerrâmîlerle de sert tartışmalara girdi. Râzî teşbihî sıfatların yorumlanması gerektiğini benimsediği eseri Esâsü’t-takdis’de bu tartışmalardaki konuları işlemiştir. Bunun dışında Râzî, Rey’de Mahmûd el-Hımmısî gibi Şiî-İsnâaşerî âlimlerle imamet konusunda tartışmıştır. Haşevîlerle tartışmaları neticesinde iftiraya uğramış, derslerini takip eden Şiî-Bâtınî Alamût fedaileri tarafından tehdit edilmiştir. İrfanî-Ekberî geleneğin kurucusu İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240), büyük sûfî Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî (ö. 602-1234) ve daha başka sûfîler kendisine mektuplar yazmışlardır. Necmüddin el-Kübrâ’nın (ö. 618-1221) tasavvufa intisabını sağlayan sûfî Baba Ferec ile Tebrîz’de, Necmüddin el-Kübrâ ile Hârezm’de nazar ve keşf yöntemlerinin hakikate ulaştırmadaki rollerine dair sohbetler etmiştir. Türk illerine ve Hint ülkelerine seyahat edip diğer din müntesiplerinin tanrı inançlarını gözlemledi, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarıyla münazaralarda bulundu.

Râzî’nin bir kısım ilişkileri de felsefi çalışmalarıyla ilgilidir. Râzî’nin felsefî birikiminin oluşmasında Ebü’l-Berekât’ın takipçilerinden el-Müstevfî’nin ve Gazzâlî’nin öğrencilerinden Mecdüddin el-Cîlî’nin etkili olduğu söylenebilir. Râzî Maverâünnehir bölgesinde kendi kitaplarını mütalaa eden Ferîd el-Gaylânî ve Şerefüddin el-Mes’ûdî gibi âlimlerle İbn Sînâ felsefesi ve Gazzâlî hakkında tartışmalara girdi. Onun bu ilişkileri farklı ekollerin görüşlerini ele alıp tam anlamıyla vukufiyet sağlayabileceği bir yöntemi geliştirmesinde etkili olmuştur ki bu yöntem tahkik yöntemi olarak adlandırılmıştır.

 

Varlık Düşüncesi ve Metafiziği

Râzî hakikatlere ulaşma bakımından yöntemleri tasnif ederek temel bir ayrıma ulaşır. Bu ayrıma göre “mukaddes marifetler”in basiret sahiplerine açılması bakımından, yani metafizik bilgiye ulaşmakta kullandıkları yöntem (tarîk) bakımından insanlar iki türlüdür: (i) ashâb-ı nazar ve istidlâl, b) ashâb-ı riyâzet ve mücâhade.

Râzî’ye göre nazarî bakımdan ispat-ı vâcib, filozofların imkân, kelâmcıların hudûs yollarından ya da hem imkân hem hudûs yollarından biriyle yapılabilir. Râzî, riyâzet ve mücâhede yolunun verdiği zevkin üstünlüğüne dikkat çekmekle birlikte, sonuca ulaşmada ancak nazar ve istidlâlle desteklendiğinde mugalâtalardan emin olacağını belirterek âdeta nazar-istidlâl ile riyâzet-mücâhede yollarının telifini önermektedir.

Râzî riyazet yöntemini erbabına havale ederken nazar yollarının hem yöntem hem konu bakımından telifini yapar. Böylece felsefe ve kelam tarihinde ilk defa ontolojik konulara gönderme yapmak üzere genel ilahiyat yahut genel kavramlar incelemesi (el-ilâhiyyâtü’l-âmme / el-umûrü’l-âmme) ve teoloji konularının incelendiği özel ilahiyat (el-ilahiyâtü’l-hasse) ayrımı ortaya çıkar. Râzî genel kavramlar başlığı altında varlık, mahiyet, birlik ve çokluk, şeylik, zorunlu, mümkün, mümteni, kıdem, hudus gibi kavramları ele almıştır.

Özel ilahiyat alanında Râzî’nin düşünceleri Eş‘arî düşüncenin genel çerçevesi doğrultusunda ve İbn Sînâ eleştiri ile şekillenmiştir. İbn Sînâ Zorunlu varlıkta varlık-mahiyet ayrımının yapılmasının Tanrıyı bir sebebe muhtaç kılacağı, zorunlu varlık olmaktan çıkıp mümkün olacağı anlayışındadır. Buna karşılık Râzî, Zorunlu varlıkta varlık mahiyet ayrımının yapılabileceğini, onun mahiyetinin varlığının sebebi olarak kabul edilebileceğinden bir başkasına muhtaç olup mümkün sayılmasının gerekmediğini belirtir. Tanrı’nın sıfatları olumsuz olarak yorumlanmamalıdır. Çünkü sıfatları olumsuzlanmış bir tanrı anlayışı bir taraftan temel dinî gerekleri karşılamazken diğer yandan bu tür bir anlayış Tanrı’nın tikelleri bilemeyeceği gibi tazammunları ile doğru değildir. Tanrı’nın fiili zamansal olarak zâtına bitişik olmak zorunda değildir. Bir başka ifadeyle Tanrı iradesine bağlı olarak fiili yaratır. Dolayısıyla mûcib bi’z-zât tanrı anlayışını ve sudur teorisi Râzî tarafından kabul edilmez. Çünkü bu tanrı anlayışı Râzî’ye göre âlemin Allah ile birlikte kadîm olduğu anlayışına götürür. Râzî’ye göre Allah’ın ilmiyle bilir, iradesiyle seçer, kudretiyle de yaratır. Tanr-ı mutlak anlamda kadir-i muhtardır. 

 

Bilgi Teorisi

Râzî, bilgiyi iki şekilde tanımlar. Bunlardan birincisine göre bilginin mahiyetinin künhüyle tasavvuru, zorunludur. Râzî’ye göre bir şeyin kendisiyle tanımlanması ve kendisine eşitliği nedeniyle parçalarıyla tanımlanması kısırdöngü olacağı, mahiyetin dışındaki şeylerle tanımlanması ise mahiyetin künhünü vermeyeceği için tüm tasavvurların kazanıma dayanmayıp bedihîdir. Râzî’nin bilgi tanımıyla uyumlu olan bu düşüncesini tamamlayan bir başka görüşü ise bütün bilgilerin ya başlangıç itibariyle ya da bedihîlere dayanması itibariyle zorunlu olduğudur. Yine bu düşünceleriyle uyumlu olarak Râzî nazarı, mutlak olarak bilinenlerin değil, tasdiklerin başka tasdiklere ulaşılması için tertip edilmesi olarak tanımlar. Eş‘arî doğru nazarın adet yoluyla bilgi verdiğini savunurken Râzî’ye göre maddesi ve suretiyle doğru olan bir nazarın bilgi verdiği herkesin zorunlu olarak kabul ettiği bir durumdur. Fakat onun esas düşüncesine göre bilgi, zorunluluk yahut delil gibi bir gerektirici nedeniyle kesin ve vakıaya örtüşen inançtır. Bilginin kısımlarını tasavvur ve tasdik olarak kabul etmekle birlikte onun teferrüt ettiği konulardan biri, tasdikin tasavvurlar ve hükmün toplamından ibaret olduğu düşüncesidir. Bu düşünce, kendisinden sonra mantık düşüncesinde ona eleştirilerin yöneltildiği temel noktalardan biridir.

Râzî, İbn Sînâcı mahiyet teorisini ve tümelin bilgisini, Eş‘arî kelam geleneği de dikkate alarak eleştirir. Râzî’ye göre mahiyeti veren ve türün illeti olan fasıl yerine bir varlığın en özel sıfatının tespiti tanım için yeterlidir. İbn Sina’nın eserlerinde ittihad, ittisal vb. gibi ifadelerle tanımlanan ve temel olarak zihinsel suret olan bilgi yerine bilgi izafet olarak tanımlanmalıdır.

Râzî, nefsin mücerretliğini İbn Sînâcı uçan adam istiaresi yerine bizzat benliğin eylemleri ile ortaya koyar. Buna bağlı olarak bilginin psikolojik süreçleri de İbn Sînâ’nın betimlediği şekliyle nefsin farklı fakülte ve güçleriyle değil, bir bütün olarak nefs ile izah edilir. Yani ister duyusal idrakler olsun, ister ortak duyunun idrakleri olsun, ister hayalî ve vehmî idrakler olsun, ister harekete geçiren irade, gazap ve şehvet gibi idrakler olsun, ister aklın tümel idrakleri olsun bütün idrakler tek bir nefs tarafından algılanır.

Râzî, metafizik bilgi edinme yollarından nazar yönteminin geç dönemdeki en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Nitekim el-Metâlibü’l-âliye’nin girişinde hakikate ulaştıran yöntemleri temel olarak nazar ve riyazet yöntemi olarak belirler. Râzî, hangi yöntemi kullanırsa kullansın insanın üç açıdan metafizik hakikatlerin düğümünü çözmek istediğini belirtir. Bunlardan birincisi varlığın başlangıcı itibariyle varlığın ilk ilkesine (el-mebde), sıfatlarına, fiillerine yani varlığın O’ndan nasıl ortaya çıktığına dair insanın neyi bilebileceği meselesidir. İkincisi ise en yüksek saadete ulaşmak için içinde bulunduğu bu hayatta (el-meâş) neye inanıp hangi eylemleri yapabileceği meselesidir. Üçüncüsü ise gelecekte ahiret (el-me‘âd) bakımındandır ve ahirette dirilmenin bedenle mi bedensiz sırf ruhânî mi olacağı, saadet ve bedbahtlık açısından insanın neyi ümit edebileceği meselesidir.

Râzî, temel olarak insanın metafizik alandaki bilgilerinin kesinliğe ulaşamayacağını bu alanda insanın elde edeceği bilginin daha layık ve daha tercih edilebilir olanla sınırlı kalacağını belirtmektedir. Nitekim Râzî açık bir biçimde metafiziksel durumlarda kesinliğin elde edilmesinin mümkün olmadığını, bu alandaki en üstün amacın daha uygun ve daha kabul edilebilir bir tarzda inancın elde edilmesi ile mümkün olacağını belirtir.

 

Ahlak ve Siyaset Düşüncesi

Râzî, felsefenin bir dalı olarak ahlâkı akıl yerine, ilkeleri itibariyle tembih yoluyla ilâhî şeriata dayandırır; tanımları, sınırları ve uygulaması itibariyle ise doğrudan ilahî şeriata dayandırır, nazarî aklın işlevini ise genel ilkelerin tikellere uygulanması olarak görür. Bu düşünce, onun hüsün ve kubuh konusundaki tavrı ile oldukça uyumludur. Çünkü Râzî, hüsün ve kubuh konusunda temel olarak Eş‘arî-Cüveynî çizgisini sürdürür. Eş‘arî gelenek Mu‘tezile’nin hüsün ve kubuhun aklen bilinirliğe dair teorilerinin temel olarak dinî teolojinin gereklerini karşılayamayacağını düşünmüştür. Bu nedenle Eş‘arî gelenek daima şer‘î olanın tanrısal methe ve zemme konu olacağını belirtir. Ancak Mu‘tezile’nin eleştirileri karşısında bir tür toplumsal zemin inşası bağlamında Cüveynî’nin çözümleri, Râzî tarafından geliştirilmiştir. Dolayısıyla bireysel bazı haller, maslahat ve mefsedet gibi toplumsal gereklerden hareketle ortak bir makuliyet alanı inşasının da imkânları tartışılmıştır. Râzî’ye göre toplumun inşasını mümkün kılan ilkeler akıldan hareketle bilinemez; çünkü ahlâkî ilkleler akıldan gelmediği gibi zaruriyyât cinsinden de değildir. Bu durumda Râzî, akıldan kaynaklandığını düşündüğümüz bütün ahlâkî ilkelerin aslında doğaya, topluma, otoriteye, maslahat ve mefsedete râci olmak üzere din, toplum, gelenek, otorite vb tarafından yaygın kabul gören önermeler olduğunu belirtir. Bir başka ifadeyle Râzî, ahlâkî önermelerin ahlâkî önermelerin “Bütün parçadan büyüktür” gibi bedihî/evvelî önermeler gibi zarûrî bilgi vermediğini belirtirler. Dolayısıyla ahlâkî önermelerin akıl ile bilinebileceğine dair hüküm ancak ahlâkî önermelerde bir tür toplumsal ve tabiî uygunluğun ürettiği makuliyetin olduğunu söylemektir, yoksa ahlâkî önermelerin aklın evvelî bir hükmü olduğu söylemek değildir. Râzî, İbn Sînâ’nın nefsin mahiyeti ve mizaç teorisinin aksine insanlardaki idrak ve ahlâkî farklılıkların mizaçtan değil doğrudan nefisten kaynaklandığını dile getirir. Bir başka ifadeyle hayalî, vehmî, harekete geçiren her türlü idrakler ve tümel idraklerin tamamı, nefsin farklı güçlerinin ve fakültelerinin değil, nefsin bütünlüğünün bir edimi iken ahlaki farklılıklar da insanların nefislerinin mahiyetçe farklı türlere sahip olmaları ile açıklanabilir. Bunun naklî ve aklî delillerini detaylarıyla veren Râzî, bununla birlikte insan nefislerin “bir cins altında çok sayıda türe sahip oldukları” düşüncesinin ahlak felsefesi bakımından ne anlama geldiği konusunda yorum yapmamıza imkân verecek ifadelerde bulunmaz.

 

İbn Sînâ Eleştirileri

İbn Sînâ felsefesi, ölümünden sonra öğrencileri vasıtasıyla özellikle Doğu İslâm dünyasında hızla yayılmış ve eserleri Müslüman bilginlerin felsefî alandaki çalışmalarının ana metinlerini oluşturmuş, kelâm ve tasavvuf gibi diğer küllî disiplinlerin de kendisiyle diyalojik sürece girdiği bir açıklama gücüne ve yaygınlığa kavuşmuştur. Bununla birlikte İbn Sînâ felsefesinin zorunlu varlık, nübüvvetin mahiyeti ve ispatı, ölüm sonrası hayat, ahlakî arınma, rüyaların yorumları gibi dinî/kelâmî konulara ilgisi, birçok eleştirinin de kendisine yönelmesine neden olmuştur.

Râzî kendisinden önce Gazzâlî, Sâvî, Ebû’l-Berekât, Şehristânî ve Ferîd el-Gaylânî gibi birçok müellifin İbn Sînâ tenkitlerini kendi eserlerinde birlşetirmeyi başarmıştır. Bu eleştirilerin doğurduğu entelektüel hareketlilik, İbn Sînâ felsefesinin İslam düşünce geleneğinde hem merkezîleşmesini sağlamış, hem de kelâmın farklı konularda düşünceler üretmesine zemin hazırlamıştır.

Râzî’nin felsefe eleştirilerinin zirvesindeki eser, Şerhu’l-İşârât adlı eserdir. İslam düşüncesinin ikinci klasik dönemindeki kelâm ve felsefe çalışmaları, büyük ölçüde Râzî’nin eserleri üzerine yapılan şerh, muhâkemât, telhîs ve hâşiye tarzındaki çalışmalardır.

Râzî’nin İbn Sînâ felsefesine yönelik eleştirilerinin yer aldığı eserleri, temelde mebde (başlangıç), meaş (hayat) ve mead (ahiret) konularının İbn Sînâ felsefesi ile karşılaştırmalı bir değerlendirmesidir. Başlangıç sorunu bağlamında İlk Sebeb’in varlığı, sıfatları ve fiilleri konusu, İslam dünyasındaki kelâmî, felsefî ve sûfî bütün tümel perspektiflerin de ana tartışma ve ayrışma konularını oluşturur. Felsefe eleştirileri bakımından Râzî’nin üzerinde en fazla durduğu bu meseleler başlıklarıyla şöyle ifade edilebilir: İbn Sînâ’nın tanrının varlığı dışında mahiyet olmadığına dair düşünceleri, varlığın bilinmesinin mahiyetin bilinmesi olmayacağı gerekçesiyle reddedilmelidir. İbn Sînâ’nın her yönden bir olması nedeniyle her türlü sıfatın O’na ancak olumsuz olarak yüklenebileceği düşüncesi Râzî’ye göre sıfatların inkârı anlamına gelir ve dinin gereklerini karşılayacak bir tanrı anlayışına zıttır. Nihayet İbn Sînâ’nın mûcib bi’z-zât tanrı anlayışı nedeniyle evrenin tanrıdan zorunlu olarak sudur etmesi fikrini eleştiren Râzî, Allah’ın ilmiyle bildiğini, iradesiyle seçtiğini ve kudretiyle de yarattığını belirterek Tanrı’yı kadir-i muhtar kabul eder.

 

Etkisi

Fahreddin er-Râzî’yi (606/1210) İslam düşüncesinin pek çok noktada istikametini belirleyen büyük bir isimdir. Onun İbn Sînâ felsefesine ve kelâmî geleneğin delillendirme gibi bazı zayıf noktalarına yönelttiği eleştiriler, kelâm, felsefe ve tasavvuf açısından farklı sonuçlar doğurmuştur. Kelâm kendi içindeki yöntem eleştirilerini tamamlayarak mantıkî kıyası kabul etmiş, tertibini ve içeriğini felsefî konuları da içerecek şekilde düzenleyerek kendini küllî bir disiplin olarak inşa etmiştir. Felsefe, Râzî’nin eserlerinin etkisiyle kelâmla birlikte medreselerde okutularak İslam düşüncesinde merkezileşmiş, özellikle İbn Sînâ’nın eserleri ve felsefesinin yeniden üretimi yoluyla okutulmaya devam etmiştir. Râzî’nin felsefe ve kelâm konularını tahkîke imkân veren yöntemi sonraki yıllarda müstakil felsefî bir zümre mevcut olmasa da Ebherî, Tûsî, Kâtibî, Isfehânî, Semerkandî, Beyzâvî Îcî, Teftâzânî ve Cürcânî gibi takipçileri vasıtasıyla sonraki yüzyıllarda etkisini devam ettirmiştir. Tasavvuf açısından ise Râzî’nin etkisi iki yönlüdür. İlk olarak Râzî mutasavvıfları İslam fırkalarına dâhil ederek haklarındaki meşruiyet tartışmalarını sonlandırmış, diğer taraftan marifetullaha ulaşma noktasında riyazet ve mücahedenin meşru bir yol olduğunu belirtmiştir. Böylece irfan ehli onun kelâmda yaptığını tasavvufa uygulayarak felsefenin imkânlarını kullanmak suretiyle tasavvufu küllî bir disiplin halinde inşa etmişlerdir.

Öne Çıkan Eserleri

  • et-Tıbbu’l-kebîr/ el-Câmiu’l-kebîr. (Telif; 573/1177’den önce)
  • Şerhu (Külliyâti)’l-Kānûn. (Şerh; 573-574/1177-1178 arası Serahs)
  • Nihâyetü’l-îcâz fî dirâyeti’l-i‘câz. (Telif; 574-575/1178-1179 arası) Nihâyetü’l-îcâz fî dirâyeti’l-i‘câz. Nşr. Nasrullah Hacımüftüoğlu. Beyrut: Dâru sâdır, 2004.
  • el-Mebâhisü’l-meşrıkiyye. (Telif; 574-575/1178-1179 arası) el-Mebâhisü’l-meşrıkiyye fî ilmi’l-ilâhiyyât ve’t-tabiiyyât. Nşr. Muhammed Mu‘tasım-Billâh el-Bağdâdî. Beyrut: Dârü’l-kitâbi’l-Arabî, 1990.
  • el-Mahsûl min (fî) ilmi’l-usûl. (Telif; 575-576/1179-1180) el-Mahsûl fî ilm-i usuli’l-fıkh. Nşr. Tâhâ Câbir Feyyâz Alvânî. Riyad: Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye, 1979; Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, ts.
  • Nihâyetü’l-ukūl fî dirâyeti’l-usûl. (Telif; 575-576/1179-1180 arası) Nihâyetü’l-ukūl fî dirâyeti’l-usûl. Nşr. Sa‘îd Abdüllatif Fûde. Beyrut: Dârü’z-Zehâir, 2015.
  • el-Mülahhas fi’l-mantık ve’l-hikme. (Telif; 576/1180 veya 579/1184) Mantıku’l-Mülahhas. Nşr. Ahmed Ferâmûz Karamelekî-Âdîne Asgarînejâd. Tahran: Dânişgâh-ı İmâm Sâdık, 1381 hş.
  • Şerhu’l-İşârât. (Telif; 576/1180) Şerhu’l-İşârât. İstanbul: Dârü’t-tıbâati’l-âmire, 1290; Şerhu’l-İşârât ve’t-tenbîhât: Mantık. Nşr. Ali Rızâ Necefzâde. Tahran: Encümen-i Âsâr, 2005.
  • Muhassalü efkâri’lmütekaddimîn ve’l-müteahhirîn. (Telif; 585-590/1189-1194 arası) Muhassalü efkâri’l-mütekaddimîn ve’l-müteahhirîn mine’l-ulemâ’ ve’l-hükemâ’ ve’l-mütekellimîn. Nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d. Kahire: Mektebetü’l-külliyyâti’l-Ezheriyye, ts.
  • el-Erbaîn fî usûli’d-dîn. (Telif; 595/1199) el-Erbaîn fî usûli’d-dîn. Nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā. Kahire: Mektebetü’l-külliyyâti’l-Ezheriyye, 1986.
  • Levâmiu’l-beyyinât fî (tefsîri)’l-esmâ ve’s-sıfât. (Telif; 595/1199) Levâmiu’l-beyyinât şerhu esmâillâhi teâlâ ve’s-sıfât. Nşr. Muhammed Bedreddin Ebû Furâs en-Nu‘manî el-Halebî, [y.y.]: el-Matbaatü’ş-Şerefiyye, 1323.
  • Şerhu Uyûni’l-hikme. (Şerh; 605-606/1209). Şerhu Uyûni’l-hikme. Nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā. Tahran: Müessesetü’s-Sâdık li’t-tıbâa ve’n-neşr, 1415.
  • el-Metâlibü’l-âliye. (Telif; 603-605/1207-1209) el-Metâlibü’l-âliye mine’l-ilmi’l-ilâhî. Nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā. Beyrut: Dârü’l-kitâbi’l-Arabî, 1987.
  • et-Tefsîrü’l-kebîr. (Telif; 592-606/1196-1210) et-Tefsîrü’l-kebîr. Beyrut: Dârü’l-fikr, 1981.