​Web sitesi yüksek çözünürlüğü nedeniyle telefonlara uyumlu değildir; daha iyi bir sonuç için lütfen bilgisayarınızda kullanınız!

GeriKlasik Dönem

Felsefenin Klasik Çağı

Felsefe adında bir etkinliğin İslam coğrafyasına girişi ve bugün kendisine “İslam felsefesi” şeklinde atıfta bulunduğumuz felsefî bir geleneğin oluşumu, VIII. yüzyılın ortalarından itibaren Bağdat merkezli olarak sistematik bir hal alan tercüme hareketi sayesinde gerçekleşmiştir. İslâm fetihleri sonucunda müslümanların hâkimiyetine giren İran’dan Mısır’a uzanan kadim medeniyet havzasında, o dönemde canlı bir felsefî faaliyetin varlığından söz etmek mümkün değilse de VIII. yüzyılın başlarından itibaren İslâm toplumunun içinden geçmekte olduğu siyasî, sosyal ve ekonomik gelişmelere paralel olarak başta Mu‘tezile elinde sistematik bir görünüm kazanan kelâm olmak üzere din ve dil ilimlerinin teşekkül sürecinin son derece hareketli bir entelektüel ortam oluşturduğu bilinmektedir. 750 tarihinde iktidara geçen Abbâsîler tarafından, siyasî, sosyal ve entelektüel pek çok sâikle sistematik bir tarzda başlatılan ve desteklenen tercüme hareketi sayesinde, kahir ekseriyetini hem Grekçe hem Süryanice hem de Arapçayı bilen hıristiyanların oluşturduğu mütercimler vasıtasıyla başta Aristoteles’in eserleri ve bugün kendilerini “Yeni Eflâtuncu” olarak nitelediğimiz filozofların özellikle Aristoteles’in eserleri üzerine yazdıkları şerhler olmak üzere, Antik ve Helenistik dönemde Akdeniz havzasında üretilen felsefe ve bilim mirası, ya doğrudan Grekçe asıllarından ya da VI-VII. yüzyıllarda kısmen çevrildikleri Süryanice aracı metinler yoluyla Arapça’ya tercüme edilmeye başlanmış ve bu tercüme faaliyeti, yoğunluğu azalsa da derinliği artarak yaklaşık iki yüzyıl boyunca devam ederek tercüme edilen metinlerin işaret ettiği felsefî problemler, gelişmekte olan İslâm medeniyetinin farklı entelektüel ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda yeniden ele alınmış ve bu sayede ağırlıklı unsurunu müslümanların oluşturduğu, ancak etnik ve dinî açıdan farklı unsurları bünyesinde barındıran bir filozof (feylesûf - felâsife veya hakîm - hukemâ) zümresi oluşmuştur.

Tercüme hareketinin sağladığı verimli entelektüel ortamın bir ürünü olarak Kindî’nin ortaya koyduğu felsefî ürünler ile gerçek anlamda başladığını söyleyebileceğimiz İslâm felsefesi geleneğinin yaklaşık VIII.-XII. yüzyıl arasında geçirdiği serüveni “klasik dönem” olarak adlandırmak mümkündür ve “klasik dönem” tabiri, bu bağlamda, İslâm felsefesinin, temel kavramlarının, problemlerinin ve bu problemlere yönelik başlıca çözüm önerilerinin belirgin hale geldiği bir döneme işaret etmektedir. Bu dönem itibariyle İslam topraklarındaki felsefî etkinliğin, Yeni Eflâtunculuğun derinden etkisini hatırda tutmak kaydıyla, özü itibariyle “Aristotelesçi” yani “Meşşâî” olduğu söylenebilir. Felsefî etkinliğin üzerine inşa edildiği literatür, problem ve kavramlar açısından bu yargı ana hatlarıyla doğru olsa da İslâm felsefesi geleneği içinde mesela Kindî’nin ya da İbn Sînâ’nın Aristotelesçiliği ile İbn Rüşd’ün Aristotelesçiliği arasında büyük farklar bulunduğu, bilhassa İhvân-ı Safâ ve İsmailî filozoflar söz konusu olduğunda, Aristotelesçilik dışında Eflâtun ve Pisagor’un felsefelerinin, hermetik ve gnostik düşüncelerin de İslâm filozofları üzerinde muhtelif yoğunluklarda tesirlerinin olduğu dikkate alınmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

Bu çerçevede klasik dönem İslam filozofları açısından felsefe, genel itibariyle, var olanların hakikatine/gerçekliğine erme çabasını ifade etmektedir. Var olanların, biri bizden bağımsız olarak var olan ve bizim bilgimize konu olan varlıklar, diğeri ise eylemlerimiz sonucunda varlık kazanan ve bizim bilgimizden ziyade eylemlerimize konu olan varlıklar şeklinde ikiye ayrıldığı dikkate alındığında, felsefe de sırasıyla teorik (nazarî) ve pratik (amelî) şeklinde iki ana kısma ayrılmaktadır. Teorik felsefe bağlamında filozoflar, somuttan soyuta doğru varlıkları fizik, matematik ve metafizik disiplinleri bağlamında incelerken, pratik felsefe kapsamındaki varlıkları bireyden topluma doğru ahlak, ev yönetimi ve siyaset çerçevesinde ele almaktadırlar. Bütün bu varlık sahalarının hakikatine/gerçekliğine ulaşma hedefine doğru ilerlerken filozofun yolunu ise kavramlar (tanım) ve yargılar (kıyas) bağlamında mantık disiplini aydınlatmaktadır.

İlk İslam filozofu olarak tanınan Kindî (ö. ykl. 252/866), kaleme aldığı çok sayıdaki eser ve tercüme edilmesini sağladığı metinlerle hem tercüme hareketi öncesinde hayatiyetini kaybetmiş olan “felsefe”ye bir “can suyu” vermiş hem de o dönemdeki entelektüel tartışmalar ve gelişmekte olan İslam toplumunun ihtiyaçları açısından felsefenin ne kadar önemli ufuklar ve imkânlar sağladığını göstermeye çalışmıştır. Tanrı, Tanrı-âlem ilişkisi, insanın bilişsel süreçleri ve ahlâk gibi alanlarda, sonraki dönemlerde yoğun bir şekilde tartışılacak pek çok meselenin ipuçları eserlerinde bulunabilecek olan Kindî’nin, özellikle filozofun var olanların hakikatine erme yönündeki çabası ile peygamberlerin vahiy aracılığıyla getirdikleri ilahî mesaj arasında tam bir uyum bulunduğu şeklindeki fikri, talebeleri Ahmed b. Tayyib es-Serahsî (ö. 286/899) ve Ebû Zeyd el-Belhî (ö. 322/934) ile Belhî’nin talebesi Ebu’l-Hasen el-Âmirî’de (ö. 381/992) varlığını çeşitli boyutlarıyla sürdürmüştür.

Kindî tarafından başlatılan felsefî etkinliğin hem kavram hem de problem düzeyinde gidişatını belirleyen isim ise Fârâbî’dir (ö. 339/950). Aristoteles’in mantık külliyatından hareketle kaleme aldığı eserlerle Aristoteles’in ardından “ikinci üstat” olarak tanınan Fârâbî, İslam topraklarına intikal eden felsefî birikimi, kendi bağlamı içinde yeniden tasnif edip yorumlamış, dönemin kozmolojisini de dikkate alarak Tanrı-âlem ilişkisini açıklamak üzere ortaya koyduğu sudûr/feyz teorisi merkezinde mantıktan metafiziğe, bilgi kuramından psikoloji, ahlâk ve siyasete kadar geniş bir alanı bütünlüklü bir sistem içinde açıklayabilmiştir. Fârâbî’nin felsefî mirasının, talebesi Yahyâ b. Adî (ö. 363/974) tarafından, daha ziyade onun mantık çalışmaları çerçevesinde Bağdat’ta sürdürüldüğü ve bu sayede Ebû Süleyman es-Sicistânî (ö. ykl. 391/1001), Îsâ b. Zurʻa (ö. 398/1008), İbnü’l-Hammâr (ö. 407/1017), Ebû Hayyân et-Tevhîdî (ö. 414/1023) ve İbn Miskeveyh (ö. 421/1030) gibi isimlerden oluşan canlı bir felsefî çevrenin oluştuğu bilinmektedir.

Klasik dönemin en önemli ve etkili siması ise hiç şüphesiz İbn Sînâ’dır (ö. 428/1037). İslâm felsefesinde kendisinden önce hâkim olan Kindî ve Fârâbî ekollerini gölgede bırakacak şekilde kapsamlı bir felsefî sistem kuran ve bu sistemde, icat ettiği yeni kavramsal şemalar sayesinde kelâmdan devraldığı pek çok problemin de üstesinden ustalıkla gelmeyi bilen İbn Sînâ’nın etkisinin arkasında, İslâm dünyasındaki farklı entelektüel çevrelere (özellikle de naklî ilimlerle ilgilenenlere) hitap edecek bir dil ve üslup kullanmasının yanında felsefî eser yazım tarzını zenginleştirerek bu geniş kitlenin ihtiyaçlarına göre farklı türlerde (ansiklopedi, şiir, şerh, hikâye, muhtasar) eserler kaleme almış olması yatmaktadır. İbn Sînâ’nın kendisinden sonraki gerek felsefe içi gerekse felsefe dışı entelektüel faaliyetin merkezinde olması, onun etkisini göstermek için yeterlidir. İbn Sînâ, arkasında Ebû Ubeyd el-Cüzcânî (ö. ?), Ebû Abdillâh el-Maʻsûmî (ö. 430/1038), İbn Zeyle (ö. 440/1048), Behmenyâr b. Merzübân (ö. 458/1066) ve Ebu’l-Abbas el-Levkerî (ö. ykl. 517/1123), Ömer Hayyâm (ö. 526/1132), Şerefeddin el-Îlâkî (ö. 536/1141), Ömer b. Sehlân es-Sâvî (ö. ykl. 540/1145) gibi kendi felsefî sistemini büyük oranda takip eden ve geliştiren çok sayıda sayıda talebe ve takipçi bırakmıştır. Onun felsefesinin etkisi Eşʻarî kelâmcısı Gazzâlî (ö. 505/1111) tarafından İslam inancı açısından büyük bir tehlike olarak görülmüş ve o, meşhur eseri Tehâfütü’l-felâsife’de Fârâbî ve İbn Sînâ şahsında felsefe ve filozofların öğretilerini, üçü tekfîre varacak derecede toplam yirmi meselede mahkûm etmiştir.

Doğu İslam topraklarında felsefe alanında yaşanan bu gelişmelerin batıyı yani Endülüs ve Mağrib coğrafyasını da doğrudan veya dolaylı olarak etkilediği görülmektedir. İbn Bâcce (ö. 533/1139) ve İbn Tufeyl (ö. 581/1185) ile önemli bir seviye yakalayan Endülüs’teki felsefî faaliyetin İbn Rüşd (ö. 595/1198) ile zirveye çıktığını söylemek mümkündür. Bir yandan Aristoteles’in eserlerine şerhler yazan ve bu çerçevede Aristoteles felsefesini, sonraki yüzyıllarda ona eklenen yabancı unsurlardan kurtarmaya çalışan İbn Rüşd, bir yandan da Gazzâlî’nin filozoflara yönelik eleştirilerini cevaplayarak din ile felsefe arasındaki “dostluk” ilişkisini vurgulamış, bunu yaparken İbn Sînâ’nın felsefesini de kendi “saf” Aristotelesçiliği çerçevesinde eleştirmeyi ihmal etmemiştir.

İbn Sînâ’ya yönelik bir diğer eleştiri ise onun felsefesini çok fazla Aristotelesçi ve rasyonel bularak Eflâtuncu ve mistik unsurlarla dönüştürmeyi hedefleyen Sühreverdî’den (ö. 587/1191) gelmiştir. İbn Kemmûne (ö. 683/1284), Şemseddin eş-Şehrezûrî (ö. 687/1288) ve Kutbuddin eş-Şîrâzî (ö. 710/1311) gibi isimlerin katkılarıyla “İşrâkîlik” adlı bir felsefî ekole dönüşen Sühreverdî’nin felsefesi, klasik sonrası dönemde özellikle felsefe ve tasavvuf arasında artan ilişkilerde önemli bir rol üstlenmiş ve Anadolu, İran ve Hint coğrafyalarında klasik sonrası dönemde etkisini sürdürmüştür.

İbn Sînâ felsefesine, Gazzâlî dışında Şehristânî (ö. 548/1153), Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210) ve İbn Teymiyye (ö. 728/1328) gibi felsefe dışı çevrelere mensup düşünürler tarafından yöneltilmeye devam eden güçlü eleştiriler, İbn Sînâ felsefesinin yok olmasına değil, bilakis felsefenin İslâm dünyasındaki tüm entelektüeller için zımnen vazgeçilmez bir konum kazanmasına yol açmıştır. Bilhassa Gazzâlî’nin sert eleşirilerini yumuşatarak felsefe-kelâm-tasavvuf arasındaki ilişkileri yeni bir boyuta taşıyan Râzî’nin, XIII. yüzyıl sonrası İslâm düşüncesini anlamak açısından kritik bir konumda olduğu rahatlıkla söylenebilir. Tabii bu uzlaşmada İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) ve Sadreddin Konevî’nin (ö. 672/1273) tasavvuf cephesinden yaptıkları ciddi katkılar da unutulmamalıdır. Râzî sonrası dönemde felâsife kavramının, gittikçe artan bir oranda, sadece bir tarihsel gerçekliği ifade eder hale gelmesine mukâbil felsefenin entelektüel hayatın derinliklerine nüfuz etmesi, felâsifenin, hem naklî hem de aklî ilimleri şahsında bir araya getiren yeni “âlim prototipi”nde varlığını sürdürmesine yol açmıştır. Artık kendisine feylesûf denen ya da kendisini feylesûf olarak niteleyen isimlerin sayısı gittikçe azalırken, ciddi bir felsefî birikime sahip olan kelâmcı, sûfî ve fakihlerin varlığından söz etmek daha yerinde olacaktır. Bu, İslâm medeniyetinde söz konusu tarihten itibaren felsefenin hayatiyetini yitirdiği anlamına gelmemekte, aksine “imparatorluklar çağında” felsefenin aldığı farklı görünümlere işaret etmektedir.

M. Cüneyt Kaya

Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, Felsefe Bölümü