​Web sitesi yüksek çözünürlüğü nedeniyle telefonlara uyumlu değildir; daha iyi bir sonuç için lütfen bilgisayarınızda kullanınız!

GeriKlasik Dönem

Teşekkül Döneminde Tasavvuf

En genel tanımıyla tasavvuf, İslâm’ın deruni yaşantı biçimi ve ahlâkı olarak tanımlanabilir. Bir ilim olması bakımından tasavvuf, konusu hâl veya ahlaktaki değişim, meseleleri haller ve makamlar, yöntemi ise kalp tasfiyesi ve istinbat/tahkik olan bir din ilmidir. Bu yönüyle tasavvufun teşekkül dönemi, toplumsal hayattaki kimi bozulmalara tepki göstererek nevi şahsına münhasır bir dinî hayatı tercih eden ilk zahitlerin görüldüğü I/VII. yüzyılın ortalarından başlayan ve çeşitli safhalardan geçerek Gazzâlî’ye kadar (ö. 505/1111) ulaşan yaklaşık beş asırlık süreci ifade eder. Bu dönem, tasavvufun gelişimini etkileyen başlıca iki karakteristiğe sahiptir: Birincisi tefsir, fıkıh, hadis ve kelam gibi din ilimlerinin temel tartışmalar ve literatür bakımından teşekkülünü tamamladığı canlı ve zengin bir entelektüel çevre. İkincisi ise hem Emeviler hem de Abbasiler devrinde devletin sınırlarının sürekli genişlemesi sağlayan ilerleme politikasına bağlı olarak bir yandan toplumsal refahın ve bireysel zenginleşmenin artışı bir yandan da farklı din ve geleneklerden insanları İslam toplumuyla kaynaştıran yeni şehirlerin kurulmasıyla meydana gelen kültürel çeşitlilik. Bu şartlar altında tasavvufun teşekkülüne zemin hazırlayan temel sorun şeriat-hakikat ilişkisi sorunuydu. Bu sorun, biri tasavvufun Ehl-i sünnet’in fıkıh-kelam kanadına bağlı bir din ilmi olarak savunulmasını sağlayan meşruiyet tartışmalarına; diğeri tasavvufun sahih biçimine yönelik sınırların Ehl-i sünnet dünya görüşüne göre tespit edildiği bir kimlik mücadelesine kaynaklık etti. Bu süreç temelde üç aşama geçirmiştir: öncelikle toplumsal bozulmalara yönelik bir eleştiri olarak gelişim gösteren tasavvuf; sonra çeşitli nazarî eğilimlerin görüldüğü bir disiplin olarak din ilimleriyle kriz yaşamış ve daha sonraki süreçte bu kriz, şeriat-hakikat ilişkilerinin tesis edilmesini savunan bir uzlaşı söylemiyle aşılmaya çalışılmıştır.   

Emevi hâkimiyetinin (661-750) başlangıcından itibaren, İslam toplumunda ilk ihtilafları doğuran siyasi gelişmelere, bu ihtilafların içerisinde yer almak istemeyen ve böylece pasif bir duruş sergileyen bireysel tepkiler eşlik etti. Temel dinî yükümlülüklerini yerine getirmekle yetinmeyip daha derin bir manevi yaşantı sürdürmek isteyen bu kimselerin gözünde, yöneticilerin ve diğer devlet yetkililerinin zenginleşme ve dünyevileşmeye yönelik hırsları, Hz. Peygamber’den itibaren İslam’ın temel prensiplerinden kabul edilen zühd ve kanaatin terk edilmesi anlamını taşıyan bir yozlaşma işaretiydi. Bu yozlaşmaya karşılık zühhâd, nüssâk ve ubbâd, seyyâhûn ya da fukarâ gibi isimler verilen bu kimseler, tepkilerini, hem zühdle ilgili hadislerden beslenerek eleştirel söylemleriyle hem de son derece sade ve gösterişsiz elbiseler giyerek gösterdiler. Daha sonraki süreçte “yün giyenler” (sûfiyyûn) lakabı, bütün bu farklı zümreleri tanımlayan genel bir isimlendirme kabul edildi. Basra’da hem ihlaslı dindarlığıyla hem de vaazlarında toplumdaki bozulmalara yönelik eleştirileriyle öne çıkan Hasan-ı Basrî (ö. 110/728) sonraki dönemlerde mutasavvıflar tarafından tasavvufun ilk temsilcilerinden biri sayılmıştır. Hasan-ı Basrî’nin talebesi Abdülvâhid b. Zeyd (ö. yaklaşık 133/750), Abâdân şehrinde tasavvuf tarihinin ilk tekkelerinden biri olan ribatı kurdu ve burada zühdü öğütleyen vaazlar verdi. Kısa sürede burası hem sınırda cihada gelen zahitler hem de sonraki dönem mutasavvıfları için bir cazibe merkezi haline geldi. Abdülvâhid’in talebelerinden Ahmed Huceymî ise Basra’daki ilk tekkeyi kurdu ve burası daha sonra Hasan-ı Basrî kolundan gelen mutasavvıflara mesken teşkil etti.

Sınır boylarındaki gazalara katılmak ve zühd hayatı yaşamak için yaşadıkları yerleri terk eden mutasavvıflarda II/VIII. yüzyılın ortalarından sonra büyük artış gözlenir. Belh’den çıkarak Ortadoğu’nun farklı merkezlerine seyahat eden İbrâhim b. Edhem (ö. 161/778), Abdullah b. Mübârek (ö. 181/797) ve Fudayl b. İyâz (ö. 187/803) bu dönemde öne çıkan mutasavvıflardır. Güvenilir bir muhaddis de sayılan Abdullah b. Mübârek, günümüze ulaşan ilk Kitâbü’z-zühd’ün derleyicisi olarak zühd literatürünün, büyük hadis koleksiyonlarından ayrıştırılarak müstakil bir şekilde telif edilmesi geleneğinin önünü açtı. Zühd literatürü sonraki dönemde içerik, eleştirel söylem ve terminoloji bakımından tasavvuf literatürüne kaynaklık etmiştir. Kitâbü’l-cihâd’ında ise İbn Mübârek, yozlaşmış şehir hayatını terk ederek sınır boylarında cihada katılmayı yücelten bir yaklaşım savundu. Ayrıca bu dönemde Basra’da yaşayan ve ideal kulluk bilincinin ancak ilahi sevgiden kaynaklanan rıza ve ihlas ile mümkün olacağını savunan Râbia el-Adeviyye (ö. 185/801), zühd anlayışında yeni bir yaklaşımın temsilcisi olmuştur. II/VIII. yüzyılın son döneminde sûfîler arasında, helal ticaret imkânlarının ortadan kalkmasını ve tevekkül ilkesine aykırı olmasını gerekçe göstererek geçim için çalışmayı haram sayan ve bu nedenle şehirlerin terk edilmesini savunan görüşler dile getirildi. Bu anlayışla öne çıkan en önemli sûfî Şakîk-i Belhî (ö. 194/810) olmuştu. Bu durum, o güne kadar siyasi ya da ilmî herhangi bir otorite için tehdit teşkil etmeyen ve sosyal hayattaki bozulmalara tepki gösterseler bile yine de toplumsal birlikten ayrılmayan sûfîlerin, tevekkül ve kesb arasındaki ilişkiyi bozan bu aşırı zühd anlayışıyla ilk kez merkezî düşünceden ayrışması anlamına geliyordu. Bu nedenle sûfîler için artık temel sorun, zühd anlayışındaki bu aşırılıkları tashih ederek tasavvufun meşru ve sahih biçimini kazanmasını sağlamak ve toplumsal bütünlüğe tekrar dâhil olmaktı. III/IX. yüzyılın ilk döneminde başlayan bu “kriz” sürecinde sûfîler, toplumsal bozulmalarla ilgili eleştirel söylemlerini bu kez hem kendi içlerine hem de çeşitli nazarî konular etrafında din ilimlerine yönelttiler ve bu şartlar tasavvufta çeşitli ekollerin doğmasını sağladı. Bu çerçevede III/IX. yüzyılda sûfîler arasında revaç bulan iki ana akım göze çarpar: Bağdat ve Horasan ekolleri.

Sûfi. Yaklaşık 1560 senesinde Horasan bölgesinde çizilmiş bir minyatür.

Bağdat merkezli anlayış, Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857) ile başlayıp Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/910) zirvesine ulaşan akımdır. Tasavvuf metinlerinde “sahv ekolü” olarak nitelendirilen akım ve Bağdat, Basra, Kûfe, Mısır ve Suriye’de yaşayan belli başlı büyük sûfîler bu ekole dâhil edilebilir. Bu ekoldeki temel yaklaşım, tasavvufun kırsaldaki bireysel bir tavır olarak sınırlı kalmasından ziyade şehirde yaşanması gerektiğini savunmak ve bu minvalde tasavvuftaki aşırılıkları sünnî fıkıh-kelam düşüncesiyle zapturapt altına alıp toplumsal kesimlerle uzlaşma zemini oluşturacak bir üslup kullanarak tasavvufu bir ilim sistematiği içinde yeniden ifade etmekti. Bağdat’ta, kelamcı kimliğiyle de tanınan Hâris el-Muhâsibî, bir yandan tartışmalarında ahlak konularına eğilmeyen din ilimlerini eleştirirken öte yandan Şakîk-i Belhî’de görüldüğü şekliyle aşırı zühd anlayışlarını tashih ederek tevekkül ve kesb arasındaki ilişkiyi yeniden tesis etmeye çalıştı. Bununla beraber Muhâsibî en çok da insanı ruh-beden-nefis üçlüsünün bir terkibi sayan, ruhu yetkinleştirmek için bir nefis eğitimini zorunlu gören ve bunu “riya” kavramı etrafında tartışan görüşleriyle dikkati çekti. Muhâsibî’nin öğrencisi ve Serî es-Sakatî’nin (ö. 253/867) müridi ve yeğeni olan Cüneyd-i Bağdâdî ise fıkıh ve kelam gibi din ilimlerinde uzmanlaşmış bir mutasavvıf olarak tasavvufu, gayesi fena yoluyla tevhide ulaşmak olan bir disiplin olarak vaz etti. Bunu yaparken ezelî ahit ve misak teorisi adı verilen düşüncesiyle insanı insan yapan esas unsurun bedensel varlığını önceleyen ezelî ruhu olduğunu dile getirmiş ve tevhide ulaşmayı ezeldeki ilahi ahitleşmeye ve kulun “olmazdan önceki haline” tekrar dönmesi olarak tasvir etmiştir. Bu yaklaşımı pek çok sûfî tarafından dile getirilen bir düşünceye, din ilimlerinin kulluk eylemleri için genel-geçer bir maksat düşüncesinden yoksun olduğu fikrine dayanıyordu. Bu nedenle Cüneyd-i Bağdâdî temelde din ilimlerinin otoritesini kabul etse bile bu disiplinleri bilhassa toplumsal ilişkilerde işlevsel olan bir hukuk alanının taşıyıcısı sayıp bireysel anlamda ahlaki yetkinleşmeyi ve dindarlıktaki maksada ulaşmayı ancak tasavvuf ile mümkün gören bir ara çözümü dile getirdi. Bu uzlaşmacı üslup III/IX. yüzyıl Bağdat havzasında büyük kabul görmüş ve Cüneyd’e onu bütün sûfîlerin otorite kabul ettiğini gösteren Seyyidü’t-tâife unvanının verilmesini sağlamıştır. Cüneyd’in yaklaşımları, fena ve bekâ hakkındaki görüşleriyle öne çıkan ve tasavvufi eğitimdeki en üstün halin kulluk yükümlülüklerinin yerine getirildiği beka makamı olduğunu savunan Ebû Saîd Harrâz’ın (ö. 286/899) yanı sıra Amr b. Osman Mekkî (ö. 291/903), Ebû Hüseyin Nûrî (ö. 295/907), Ebû Bekir Şiblî (ö. 334/946) gibi önde gelen mutasavvıflar tarafından takip edildi. Mısır’da Zünnûn el-Mısrî (ö. 245/859) tasavvuftaki haller ve makamlardan bahseden ilk sûfîlerden biri olarak kabul edilmiştir. Zünnûn’a göre nefsi çeşitli riyazet ve mücahede usulleriyle terbiye etmek marifete ulaşmanın ve Allah’a vasıl olmanın tek yöntemidir ve bu süreç çeşitli aşamalardan geçerek mutlak tevekküle ulaşmakla mümkündür. Basra’da yaşayan ve bir dönem Zünnûn’dan ders alan Sehl b. Abdullah Tüsterî (ö. 283/896) ise hem sürekli zikir ve katı riyazet anlayışıyla hem de Kur’an tefsirine yönelik yaklaşımlarıyla etkili olmuştur. Görüşleri kendisinden sonra teşekkül eden Basra merkezli Sâlimiyye ekolü tarafından takip edilmiştir. III/IX. yüzyılın başında Suriye havzasında yaşayan Ebû Süleyman Dârânî (ö. 215/830) ise, hem Hasan-ı Basrî’den intikal eden zühd anlayışını geliştirerek havf ve reca halleri etrafında dile getirdiği görüşleriyle Bağdat ekolüne etki etmiş hem de evliliğe karşı çıkan tasavvuf anlayışıyla ön plana çıkmıştır. Hayatının büyük bir kısmını Tirmiz’de geçiren Hakîm Tirmizî (ö. 320/932) ise nazarî yaklaşımlarını en sistematik şekilde dile getiren ilk mutasavvıflardan biriydi. Bilhassa bütün müminleri ilke olarak veli kabul etse bile insanlar arasında Hakk’a daha yakın olan özel bir zümrenin varlığını savunduğu ve hatmü’l-evliya düşüncesiyle dile getirdiği velayet görüşü sûfîler tarafından benimsendi. Bunun yanı sıra felsefe ve kelam birikiminden istifade ederek sûfîlerin nefs ve ruh anlayışıyla ilgili teorik izahlar getirdi ve bunlar daha sonraki dönemlerde tasavvuf epistemolojisini ele alan pek çok mutasavvıf tarafından hareket noktası olarak kabul edildi.

Horasan merkezli anlayışta ön plana çıkan ve Cüneyd’le mukayese edildiğinde “sekr ekolü”nün önderi sayılan en önemli mutasavvıf Bâyezid-i Bestâmî’ydi (ö. 261/875). Bâyezid, tasavvufi tecrübesini karmaşık ve muğlak ifadelerle anlatmasıyla ünlüydü fakat onun daha sonraki yazarlar tarafından “şath” olarak nitelendirilen sözleri, hem Horasan hem de Bağdat merkezli anlayış tarafından tasavvufi tecrübenin katıksız ve samimi ifadeleri olarak kabul gördü. İbn Kerrâm’ın (ö. 255/869) önderliğinde teşekkül eden Kerrâmiyye ekolü, temel olarak Bağdat merkezli tasavvuf anlayışını doğuran ve şeriat-hakikat ilişkilerinde krize neden olan sorunların odağında bulunan Horasan merkezli bir akımdı. Horasan’da bir tasavvuf ekolünden söz edilmesini mümkün kılan daha sistematik yaklaşımlar, Hamdûn Kassâr (ö. 271/884), Ebû Osman el-Hîrî (ö. 298/810), Yahyâ b. Muâz er-Râzî (ö. 258/872) gibi, Kerrâmiyye’nin yaklaşımlarına karşı melamet anlayışını savunan sûfîlerde görülür. Kerrâmiyye’nin kitleleri sürükleyen vaazlar ve belirli elbiseler giyilmesi yoluyla karizmatik mürşitlerin bilinirliğinin artırılmasına dayanan yöntemleri, melamet anlayışını benimseyen sûfîler tarafından eleştirildi ve bu tepki tasavvufta her türlü normatif, tek-biçimci ve şekilci yaklaşımlara yönelik bir genel eleştiriye dönüştü.

Din ilimleriyle tasavvuf arasındaki ilişkiyi doğru ve tartışmalardan uzak bir zemine çekmek isteyen merkezî isimlere karşılık III/IX. yüzyılda hem görüşleriyle tepki çeken sûfîler hem de tasavvufu istismar eden ibâhî ve hulûlî eğilimler görülmeye devam etti. Lahut-nasut teorisiyle Tanrı-insan ilişkisini merkezî düşüncenin kabul edemeyeceği biçimlerde ifade eden Hallâc-ı Mansûr 309/922’de Bağdat’ta idam edilmiş ve bu durum sûfîlerin zaten belirsiz olmakla eleştirilen üsluplarının daha da sembolik bir görünüm kazanmasına neden olmuştu. Görüşleri nedeniyle Dârânî, Bâyezid, Tüsterî ve Harrâz gibi önemli sûfîlerin sürgüne zorlanmaları ve Cüneyd’in de aralarında bulunduğu pek çok mutasavvıfın Gulâm Halil Olayı denilen süreçte tahkikata uğramaları, tasavvufta nazari düşüncelerin dile getirilmesi konusunda sûfîleri uzlaşmacı fakat daha sistematik bir üslup kullanmaya sevk etti.

IV/X. ve V/XI. yüzyıllar, eleştiri ve kriz aşamalarından sonra tasavvufun din ilimleriyle uzlaşı aradığı dönemi ifade eder. Bu dönemde, bir önceki dönemin şarihleri olarak hem Bağdat ekolüne hem de Horasan ekolüne mensup mutasavvıflar, üç temel gerekçeden hareketle tasavvufu yeninden ifade ettiler: ibâhî ve hulûlî eğilimlere karşı Ehl-i sünnetin Eş’arî kanadına muvafık olarak tasavvufun sahih biçimini ortaya koymak ve bu eğilimlerden ayrışmak; din ilimlerine karşı tasavvufun alanı ahlak; yöntemi ise kalp tasfiyesi/müşahede olan bir din ilmi olarak meşruiyetini savunmak ve salikler için tasavvuf âdâbının sınırlarını belirlemek. Genel itibariyle mülahazaları “sünnî tasavvuf” olarak adlandırılan bu müelliflerden bazıları Horasan havzasından Bağdat civarına gelmişler ve böylece iki merkezin yaklaşımlarının mezc edilmesini sağlayan sistematik eserler telif etmişlerdir. Cüneyd’in ekolüne mensup olan Ebû Nasr Serrâc (ö. 378/988) Lüma‘da, tasavvufu mevzusu, yöntemi ve meseleleriyle kendi alanında yetki sahibi olması gereken bir din ilmi olarak savundu. Ebû Bekir Kelâbâzî (ö. 380/990) Ta’arruf’ta tasavvuftaki ana akım düşüncenin Ehl-i sünnetin itikat ve ibadet ilmindeki otoriteleriyle ittifak halinde olduğunu yazdı. Sehl’in ekolüne mensup olan Ebû Tâlib Mekkî (ö. 386/996) Kûtü’l-kulûb’unda ibâhî ve hulûlî eğilimlere karşı tasavvufun âdâb ve erkânını nazari arka planlarına atıf yaparak ayrıntılı bir şekilde kaleme aldı. Horasan ekolünün düşüncelerini telif ederek tasavvufun farklı bahisleri hakkında eserler kaleme alan Ebû Abdurrahman Sülemî (ö. 412/1021) ise hem tasavvufun belli başlı dönemlerini ve önemli isimlerini anlattığı Tabakât’ı yazarak sûfîleri ele alan ilk tarih çalışmasını kaleme almış oldu hem de Hakâiku’t-tefsîr’iyle kendi zamanına kadar gelen tasavvufi nas yorumlarını derledi. Nişabur’da Abdülkerîm Kuşeyrî (ö. 465/1072) Risâle’siyle tasavvuf terminolojisini ortaya koyarken; Lahor’da Ali b. Osman Hucvîrî (ö. 465/1072) Keşfü’l-mahcûb’uyla hem tasavvufun teşekkül döneminin en önemli nazari konularını tartıştı hem de tarihçilik yaparak çeşitli tasavvuf fırkalarına ilişkin tasnifler gerçekleştirdi. Herat’ta Hanbelî bir âlim olan Abdullah Ensârî Herevî (ö. 481/1089) Menâzilü’s-sâirîn’inde, bir din olması bakımından tasavvufun mevzusunu teşkil eden ve o zamana kadar dağınık ve görece sade bir üslupla dile getirilen haller ve makamlar bahsini sistematik bir tasnife tabi tuttu. Nihayet Eş’arî usul ve kelam bilgini Gazzâlî (ö. 505/1111) büyük ölçüde Muhâsibî, Ebû Tâlib Mekkî ve Kuşeyrî gibi sûfîlerin eserlerinden beslenerek tasavvufu ‘hakikat ulaştıran yöntem’ olarak değerlendirdi. Bu, tasavvufun “meslek dışındaki” resmi bir otorite tarafından ilk kez dikkate alınışıdır ve bu yönüyle Gazzâlî, yaklaşık iki yüzyıldır din ilimleriyle uzlaşı arayan sünnî tasavvufun maksadına ulaşmasını temsil eder. 

Hacı Bayram Başer

Yard. Doç. Dr., Yalova Üniversitesi, İslami İlimler